Son anket

“Mahalle baskısı” kavramı bu yakınlarda Türkiye’deki sözel iç savaşın güdümlü füzeleri arasındaki yerini aldı. Kendisi her zaman vardı, hayatımızın parçasıydı, ama şimdiki “alım gücü”ne sahip olmadığı için, böyle iki günde bir dolaşıma sokmamız gerekmiyordu. Yerli yerinde (bu yer, herhalde, “mahalle”ydi) duruyordu –bizim gibilerin de zaten “mahalle” ile fazla ilişkimiz olmuyordu.

Bugünlerde medyamız zamanın geldiğine karar verdi ve “mahalle baskısı” başlığı (Binnaz Toprak’ın yaptığı araştırma) takılmış birkaç füze gönderdi. Bu tip füzeler aslında önce “laik mahalle”lere doğru ateşleniyor; orada uyandırdıkları panik hükümete yönlendiriliyor. Cephanelikte başka çeşit silâhlar da var, cephe gerisinde bunları harıl harıl “imal edenler” de. Bunları sırayla kullanarak savaşı yönetiyorlar. Her Türk asker doğduğu için genel yayın yönetmenleri de bu “strateji ve taktik” konularını çok iyi anlıyor.

Bu son araştırmada, denek olarak laik kesimden kişilerle görüşülmüş olmasını ben “mahalle baskısı”nın tersine döndürülmüş biçimi olarak görmüyorum. Bundan ötürü “ciddiye alınmaması” gerektiğini de düşünmüyorum. Sözkonusu kesimin çevresine hangi gözle baktığının araştırılması da, sonuçta, araştırılmaya değer bir konudur elbette. Siyasî malzeme olarak şöyle ya da böyle kullanılabilir (öyle kullanılmayan tek bir şey söyleyebilir misiniz?), ama bize bir “bilgi” veriyor ve bu bilgi önemli.

Bunun AKP’ye karşı bir silâh olarak kullanılması hakkında bir iki şey söylemek istiyorum. Bu koyu “muhafazakârlık” perdesi kimsenin AKP diye bir adı hayalinden geçirmediği dönemlerde de vardı (bunu söyleyen de çok zaten). Bu anlamda AKP ile bir neden-sonuç ilişkisi yok. Kasaba, taşra hayatının içedönük, zenofobik muhafazakârlığının doğal bir tezahürüydü. Ama bugün AKP’nin iktidarda olmasının bu taşralı eğilimi güçlendirdiğine de inanıyorum. AKP bunu bilinçli olarak teşvik ettiği için değil (şüphesiz orada bunu yapanlar vardır); bunu yaratan anonim kalabalık, “bizimkiler iktidarda”dan cesaret alacağı için.

Bu ülkede bu davranışın benzerini yapmayacak bir “siyasî görüş” bilmiyorum zaten. Büyük Türkiye Partisi generallerin emriyle kapatıldığında gidip karşılarında “Nasıl geçirdiler” diye gösteri yapan CHP’li “solcu”ların, askerle birlikte “solcu” asan AP’nin, daha neler, nelerin ülkesi burası. İnsanlara fazla “mutlu kutlu gün” bahşetmeyen bu toplumda bunlar çeşitli kesimlerin “felekten bir gece çaldıkları” okazyonlar; “düşmanın cezalandırıldığı”, dolayısıyla “bizim” keyfetmemiz gereken...

Aynı zamanda, “Komünistler”in, Mahir Çayan’ın ölüm gününde gidip meyhane kapattığı ülke.

Az bir şey sorumluluğu olan bir medya, bundan AKP’ye nasıl bir gol atacağını hesaplayacak yerde, bu toplumun niçin böyle olduğu ve bunda kendisinin ne kadar payı bulunduğu konularında da azıcık kafa yorardı. Ama bu herhalde en olmayacak şey. Onlar olsa zaten bunlar olmaz.

Bütün bunlardan bağımsız olarak ve yalnız Türkiye’de değil, her yerde, din, genel olarak baskıcı bir ideolojidir. Ama burada, bir otoriter rejim, dini de kendine rakip olabilecek bir güç olarak gördüğü için, onu baskı altında ve denetim altında tutmak amacıyla, dünyada eşi görülmemiş bir “laiklik” biçimini de silâhları arasına almıştı; bu nedenle burada dinî ideoloji kendini “mazlum” rolünde görme imkânını (belirli durumlarda bu bir “siyasî avantaj” da olabilir) elde etmişti.

Şimdi, ülkede AKP iktidarını sürdürür ve AKP içinde “otoriter” bir tavır belirleyici konuma yükselirken, din de, taşradan başlayarak, mazlum rolünden artık çıkmak isteyecektir. Bu süreç içinde, MHP veya Ortadoğu çevresi ya da başka ırkçı-şoven çekirdeklerden yetişme kadrolar AKP tabanına “nasıl dindar olunması gerektiği” konusunda “öncü müfreze” rolü oynamaya girişecektir.

Bunlarla, ağabeyimizi yardıma çağırmadan, bizim mücadele etmemiz gerekiyor –özgürlüğü gerçekten sindirmiş bir toplum olmayı istiyorsak.